Sendikamızın iş kolu olan bankalarda yaşanan hak kayıpları da, bankacıların ve sigortacıların gittikçe yoksullaşması ve performans baskıları, mobbingler ile günden güne tükenmişliğe sürüklenmesi de yukarıda özetlediğimiz tablodan bağımsız değildir. Bankalar ve sigorta şirketleri gittikçe daha da devleşip kazançlarını büyütürken bizlerin yoksulluğa itilmesinin yegâne sebebi örgütsüzlük ve sendikasızlıktır.
2025 yılı, işçi ve emekçiler açısından hakların en çok gasp edildiği yıl oldu denilebilir. En fazla iş kazası bu yıl gerçekleşti; örneğin 94'ü çocuk işçi olmak üzere 2.105 işçi önlenebilir kazalarda yaşamdan kopartıldı. Aynı 2025 yılında sermaye kesimi ise işçi ölümlerinin, yoksulluğun ve hak kayıplarının arttığı oranda kâr elde etti ve büyüdü. 600'e yakın kadın katledildi. Çocukların daha çok işçileşmesinin önünü açan MESEM uygulaması yine bu yıl yaygınlaştı. Orman yangınları, kazalar, otel yangınları ve zehirlenmeler gibi birçok çeşitli felaketle karşılaştık. Daha vahim olanı ise bu tedirgin edici tablonun her yıl daha da ağırlaşıyor olması.
Her yeni yıla girerken toplumumuzda bir umut havası eser, insanlar yeni yılda dileklerinin gerçek olmasını ister. Milli Piyango biletlerine olan ilgi bile yeni yıla girerken katlanır. Biz de 2026’ya girerken her şeyin iyisini, güzelini diledik. Peki, yazının girişinde neden bu kadar kara bir tablo çizdik? Cevabı oldukça basit: Gerçekçi olmak istedik. Sistemdeki çalışma düzenini değiştirmek, işçilerin işverenler ile kurumlar karşısındaki çıkarlarını korumak ve tüm bunları da işçilerin örgütlülüğü ile başarmak isteyen bir kurum olarak; emek cephesinde neler yaşandığını, neler kaybettiğimizi görmek ve paylaşmak istedik.
Bu tabloya bakarak, devamında gelen yılın neler getireceğini az çok anlamaya çalışabiliriz. Öncelikle 2025 yılında işçiler ve emekçiler, kısaca milli gelirden en düşük payı alan büyük kesim olarak neden bu kadar olumsuzluk, kaza ve hak kaybı yaşadı, bunu anlamaya çalışalım: Türkiye’de ve dünyada neoliberal politikalar ile devletlerin ekonomideki ve sosyal hayattaki rolü küçüldü. Ancak bu küçülme sadece sosyal yardımlarda veya kamusal hizmetlerde olmadı; sermaye söz konusu olduğunda devlet "düzenleyici ve denetleyici" rolünden vazgeçip "kolaylaştırıcı" (sermayenin önünü açan) bir role büründü. Bu da kuralsızlaştırma (deregülasyon) denilen süreci doğurdu.
- Taşeronlaşma ve Sendikasızlaştırma
Devletin çalışma hayatındaki en büyük denetim mekanizması aslında sendikalardır. Neoliberal politikalar sendikaları güçsüzleştirerek iş yerlerindeki "iç denetimi" yok etti. Örneğin ülkemizde 6356 Sayılı Sendikalar Kanunu ile "sendikalaşmanın önünün açıldığı" dile getirilirken, tek bir madde ile işverenlere sendikal yetkilere itiraz hakkı tanındı. Bu hak ile işveren, bakanlığın sendikaya verdiği toplu sözleşme yetkisini mahkemeye taşıyabiliyor ve davalar yıllarca sürerken sendika toplu sözleşme yapamıyor. Toplu sözleşme ile korumaya alınamayan işçiler, sendika istemeyen işverenlerinin saldırılarına karşı savunmasız hale geliyor. Mobbing ve yıldırma politikaları ile iş yerleri sendikalı işçilerden arındırılıyor. Mahkeme sendikanın toplu sözleşme hakkını tanımış olsa dahi, süreç sonunda o iş yerinde toplu sözleşme yapacak sendika üyesi kalmamış oluyor. Kısaca sendikalaşmanın önünü açması gereken yasa, sendikal örgütlülüğe engel olmaya yarıyor.
- İş Güvenliği Denetiminin Özelleştirilmesi (OSGB Sistemi*)
Eskiden iş yerlerini doğrudan devletin müfettişleri daha sıkı denetlerken, neoliberal dönüşümle birlikte "İş Sağlığı ve Güvenliği" hizmeti piyasalaştırıldı.
Örnek: İş güvenliği uzmanları, denetlemek zorunda oldukları patronlardan maaş alır hale geldi (OSGB'ler aracılığıyla). Patronundan maaş alan bir uzmanın "Burada üretim durmalı, hayati tehlike var" demesi zorlaştı. Soma Katliamı veya İliç'teki maden faciası, denetimin kamu eliyle değil şirket inisiyatifiyle yapıldığında neler olduğunun en acı kanıtıdır.
OSGB, "Ortak Sağlık ve Güvenlik Birimi" ifadesinin kısaltmasıdır.
- İmar Barışı ve Yapı Denetimi
Devletin, binaların güvenliğini denetleme sorumluluğunu bir kenara bırakıp "parasını verenin binasını ruhsatlandırdığı" sistem tam bir neoliberal uygulamadır.
Örnek: 2012 yılı Nisan ayında Resmi Gazete’de yayınlanan "Binaların Yangından Korunması Hakkında Yönetmelik"te değişiklik yapılarak, projeler ve ruhsat işlemlerinde müteahhitlerin işlerini kolaylaştırmak adına itfaiyenin denetim yetkisi kaldırıldı veya sınırlandırıldı. https://www.gazeteduvar.com.tr/muteahhitler-istedi-itfaiyenin-denetim-yetkisi-alindi-makale-1751366
Sonuç: Kartalkaya Otel yangını faciasında 79 kişi yanarak yaşamını yitirdi.
Örnek: 6 Şubat depremlerinde gördüğümüz yıkım, teknik denetimin yerini "beyana dayalı" affın almasının sonucudur. Yapı denetim firmalarının özel şirketler olması ve müteahhitlerle kurdukları ticari ilişkiler, devletin "kamusal denetim" gücünü terk ettiğini gösterir.
- ÇED (Çevresel Etki Değerlendirmesi) Raporları
Büyük projelerde devletin doğayı ve halk sağlığını koruması gerekirken, süreçler "yatırımcıyı kaçırmamak" adına hızlandırılıyor.
Örnek: Istrancalar'daki nükleer santral planları veya Akbelen'deki maden sahası genişletmeleri. Mahkemelerin verdiği "dur" kararlarının bile arkasından dolanılması, ÇED raporlarının "kopyala-yapıştır" yöntemlerle hazırlanması, devletin denetim görevini sermaye lehine esnettiğinin kanıtıdır.
- MESEM (Mesleki Eğitim Merkezi) Uygulaması
Yukarıda da değindiğimiz bu konu, devletin "çocukları koruma" ve "eğitim verme" sorumluluğunu "ucuz iş gücü sağlama" hedefine kurban etmesidir.
Örnek: Devlet, 14-15 yaşındaki çocukları tehlikeli sınıftaki atölyelere gönderiyor ancak o atölyelerde çocuğun başına bir usta dikilip dikilmediğini, koruyucu ekipman verilip verilmediğini yeterince denetlemiyor. 2024-2025'te MESEM kapsamında ölen çocukların sayısının artması, denetimsizliğin en somut sonucudur.

Yıkıcı sonuçlarını örnekleri ile birlikte sıraladığımız neoliberal politikaların listesi oldukça uzun; ancak biz en önemlilerini almaya ve 2025 yılında yaşanılan felaketlerin, işçiler ve emekçiler açısından yaşanan hak kayıplarının başlıca sebeplerini gözler önüne sermeye çalıştık. Aslında 2025, tek başına olumsuzlukların ve felaketlerin birdenbire arttığı bir yıl değildi. Sermaye temsilcileri lehine her yıl çıkan yasalar ile yıldan yıla emekçilerin durumu kötüye gitti.
Peki, neden sürekli sermaye cephesi lehine yasalar çıkıyor? Bu durum tamamen örgütlülük düzeyi ile ilgilidir. Kapitalist sistemin acımasızlığı karşısında biz emekçilerin kendimizi koruyacak yegâne gücü; birlikten gelen gücümüzü kullanabilmek, yani örgütlü olmaktır. İş yerinde çalışma koşullarımızı, yaşam standartlarımızı olumsuz etkileyecek bir düzenlemeye veya bu yönde çıkarılacak herhangi bir kanuna karşı koyacak tek barikat örgütlülüğümüzdür. İşte "neden" sorusunun yanıtı burada yatar: Bizlerin örgütlülüğü azaldıkça, sermaye temsilcilerinin yani patronların yasa yapıcılar üzerindeki baskısı ve etkisi belirleyici hale gelir. Dahası sermaye, yasa koyucuları dahi belirleyebilecek, onların seçilmesine doğrudan etki edebilecek bir güce ulaşır.
Sendikamızın iş kolu olan bankalarda yaşanan hak kayıpları da, bankacıların ve sigortacıların gittikçe yoksullaşması ve performans baskıları, mobbingler ile günden güne tükenmişliğe sürüklenmesi de yukarıda özetlediğimiz tablodan bağımsız değildir. Bankalar ve sigorta şirketleri gittikçe daha da devleşip kazançlarını büyütürken bizlerin yoksulluğa itilmesinin yegâne sebebi örgütsüzlük ve sendikasızlıktır.
Bu kara tabloyu, bu gidişatı değiştirmek mümkün ve başka türlüsü de insan yaşamı için kabul edilebilir değil. 2026 yılının tüm insanlık için barış, mutluluk ve huzur getirmesini dilerken; bu dileğimizin gerçekleşmesi için tüm emekçileri bulunduğumuz her alanda örgütlenmeye, sermaye sınıfının karşısında biz emekçi sınıfın çıkarlarını koruyacak bilinci ve farkındalığı yaymaya çağırıyoruz.
Bank-Sen Örgütlenme Uzmanı Cihan SEZER